UYANDIRMA SERVİSİ
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 BAŞIMIZIN TACI ! TÜRBAN

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Minber'08
Admin


Mesaj Sayısı : 25
Kayıt tarihi : 07/08/08

MesajKonu: BAŞIMIZIN TACI ! TÜRBAN   Ptsi Ağus. 11, 2008 4:25 pm

“BAŞIMIZIN TACI !” TÜRBAN

Sevgi ÇETİN – Mete YILMAZ

Uzun yıllardan bu yana ülke gündemini işgal eden, “türban sorunu” olarak nitelendirilen konunun özünde yatan gerçekleri anlatmadan önce Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun tespitiyle başlayalım. Kanadoğlu; Kanal Türk’te katıldığı “Ceviz Kabuğu” programı’nda şu cümlelerle dile getirdi; “Türkiye’nin sorunu “türban” ve ondan çok farklı bir şey olan “başörtüsü” değil, dinin siyasete alet edilmesine devam edilip edilmeyeceği sorunudur.” Kanadoğlu’nun da dile getirdiği gibi Mecliste yürütülen çaba’nın bir özgürlükler mücadelesi olmadığı aslında yeni “siyasi rant kapılarının” temellerinin atıldığıdır. Güncel siyasetin değişmeyen malzemelerinden biri olan türban’ın seçim önceleri veya partilerin ekonomik ve siyasi olarak çökmeye yaklaştığı dönemlerde göz önüne sürüldüğü gözlerden kaçmayan bir gerçektir. Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN, dini siyasete alet edenler hakkında söylediği şu cümle her zaman aklın ve bilimin yolunu seçen bilinçli bireylerin haykırışı gibidir.. “Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler. İğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karsıyız ve buna müsaade etmiyoruz.” (1930)
TÜRBAN’IN ÜLKEMİZE GİRİŞİ;
Dini inançları istismar ederek güçlenen “vahabi kültürü”, ekonomik ve siyasi girişimlerle güçlenen amerikan emperyalizmi güç birliğiyle ülkemizi yeni bir boyuta taşımaktaydı;
1945 yılında başlayan bu değişim süreci, 1960 ların sonuna doğru; siyasal alanda güçlenmiş ve imam-hatip temelli genç öğrenciler yetiştirmişti. Artık siyasal alanda temsilcileri ve halk tabanında kadroları yetişmişti.

1967 yılında, bugünkü Başbakan Yardımcısı ve AB Baş Müzakerecisi Ali Babacan’ın halası Hatice Babacan ilk “türban eylemcisi” olarak karşımıza çıktı. Türban’la derse girmek isteyen Hatice Babacan dersten çıkartıldı. Başka öğrencilerin yaşanan olayı protesto etmek için boykota başlamaları sonucu fakülte tatil edildi. Öğretim üyeleri bu olayın arkasında tarikat örgütlenmelerinin bulunduğunu belirttiler.

Günümüzdeki türban şekli’nin yaratıcısı: Şule Yüksel Şenler;

Çağdaş ve şık giyimli bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Şule Yüksel Şenler, Said Nursi’nin yakın çevresine giren ve bunun sonucunda ailesinin yaşam tarzına karşı çıkarak evi terkeden ağabeyi’nin ölüm döşeğindeki isteği üzerine Risale-i Nur toplantılarına katılan Şenler son derece çağdaş ve şık giyimli olarak katıldığı toplantılardan birinde kadınlardan birinin Şenler’ in ojeli tırnaklarını “orangutan maymunlarına” benzetince çok utandı. Kadınlar daha sonraki toplantılarda başını örtmesini istemesi üzerine “ayıp olmasın” diye yarım örtmeye başladı. Üzerinde oluşan psikolojik baskılar nedeniyle örtünmeye başladı ancak çevresindeki kadınların örtünme şeklini şık bulmuyordu. Bunun üzerine "Öyle şık bir tarzda örtünmeliyim ki herkes çok beğensin!" diyerek kendince şık ve değişik örtünme şekilleri türetti. Bu örtünme şekli sebebiyle çok tepki aldı ama vazgeçmedi farklı şık Risale-i Nur eşarpları dikti; biyeli, atkılı, tokalı özel başörtüler taktı hatta Gelinliğinin modelini Şule Yüksel Şenler çizdi. Kadın-erkek ayrı ayrı yapılan düğün, müziksiz ve danssız oldu. Davetiyelere ilk kez ayet ve hadis konmuştu. Konukların tesettüre uygun giyinmesi istenmişti. Evlenmelerine Risale-i Nur talebelerinden Sait Özdemir vesile olmuştu ancak yapılan bu evlilik Şenler’ in eşinden gördüğü şiddete dayanamaması sonucu son buldu.

Boşanmanın ardından, eşinin izin vermemesinden dolayı ara verdiği toplantılar, panellere katılmaya, gazete ve dergilerde yazmaya başladı. “İdealist Kadınlar Derneği”’ni kurdu. Derneğe gelen genç kızlar arasında Emine Gülbaran (Erdoğan)’da vardı. Tayyip Erdoğan ve Emine hanımın evliliklerine arabulucu oldu.
Bu arada ikinci evliliğini yaptı. İkinci eşi Nakşibendi, İsmailağa cemaatinden’di. Yeni çevresinde tanıştığı, simsiyah çarşaf giyen Dr. Sevim Asımgil yaşamında ikinci büyük değişime neden oldu. "İslamiyet’ten soğutuyor", "Mümkün değil çarşaf giymem" diyen Şule Yüksel Şenler bir gün kara çarşafa giriverdi. İkinci kocasından da fiziki şiddet görüyordu. Her seferinde şeyhine koşuyor ama Mahmut Hoca, "Hele sabret" diyordu. 11 yıl sabretti. Boşandı. Boşanmasıyla birlikte, İsmailağa Cemaati kendisiyle tüm ilişkisini kesti! Yapayalnız kaldı. Akıl hastası olan babasının hastalığı Şule Yüksel Şenleri de buldu.

Ağabeyi’nin isteği ile nur cemaatine giren, türban takan Şenler, ikinci eşi’nin isteği ile de Nakşibendî olup kara çarşafa girdi. Şule Yüksel ŞENLER’ in hayatı aslında “Türban” ‘lı bir gelecek isteyenlerin, nasıl bir gelecek hazırlamak istediklerinin de bir örneğini teşkil etmektedir.

“Türban” Aydınlık geleceğimiz üzerine kurgulanmaya çalışılan ayrılıkçı bir politika. Bilimden ve akıldan uzak bir bakış açısının bir sonucudur. Şule Yüksel ŞENLER örneğinde apaçık gözlerimizin önüne serilen, sorgulamayan, baskıya boyun eğen, kendi ayakları üzerinde durmayı başaramayan kadın yaratma, tek tip müslüman yaratma modelinin bir simgesidir.

Yürütülen mücadelenin de aslında bir inanç özgürlüğü veya demokrasi isteği olmadığını yaşanan örneklerde görmekteyiz.

Başından beri; Kadın’ın Erkek’ten ayrı görülemeyeceğini, Dinlerin devlet düzenine yer almaması gerektiğini ve bilim’in tek yol gösterici olması gerektiğini savunan ve uygulayan Kemalist Devrim’in karşıtları dillerine doladıkları “demokrasi” – “özgürlük” gibi değerleri de sömürerek aslında hiçe saymaktadırlar.

Özgürlük; Türk Dil Kurumu’nun tanımıyla “Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet.” Olarak tanımlamaktadır. Fakat Türban siyaseti yapanların bugün ön planda olan önderlerinin eşleri’nin hayatları bile aslında hür, özgür ve inanarak karar vermediklerini gösteren bir gerçektir. Kendi aile hayatlarında özgür olamamış kişilerin, toplumun geneline özgürlük getirme istekleri ve samimiyeti sorgulanmalıdır.

“Özgür !” yaşamlar;

Hayrunnisa Gül ve Kübra Gül;

Evlendiklerinde Abdullah GÜL 30, Hayrunnisa hanım 15 yaşındaydı. O güne kadar başı açık olan Hayrunnisa hanım, “evlendiği gün” tesettüre girdi. Okuldan ayrıldı ev kadını oldu. Kızları Kübra GÜL Üniversiteyi bitirir bitirmez evlendirildi. Çalışıyor mu ? Hayır.

Emine Erdoğan ve Esra Erdoğan;

Emine Erdoğan, ağabeyi’nin baskısı ile 15 yaşında örtündü.
Emine Erdoğan, yıllar sonra 'Nasıl Örtündüler?' kitabının yazarı Gülay Atasoy'a o günü anlattı:
"Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsam neyse... Orada dikkati çekmezdim. Ama burada (İstanbul'da) olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken, bir vesileyle Şule Yüksel Şenler' le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi.”

Kızları Esra Erdoğan, ABD’de Indiana Üniversitesinden mezun oldu. Şuan çalışıyor mu? Hayır.

Zeynep Babacan;

Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne taşıyacağı söylenen genç Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın evliliği görücü usulüyle gerçekleşti.

Evlenmesiyle birlikte Zeynep Yurter örtündü ve ev hanımı oldu.

Ahsen Unakıtan;

İstanbul Hukuk Fakültesini bitirdi. Solcuydu..
Bir süre avukatlık yaptı. 1971 yılında, Maliye Bakanlığında hesap uzmanı olarak çalışan Kemal Unakıtan’la evlendi. Örtündü. Avukatlığı bıraktı. Ev hanımı oldu. Eşi Bakan olunca örtünme modelini değiştirdi.

Gülten Çiçek;

Yozgat ile Yerköy arasındaki Saray ilçesinde öğretmenlik yapıyordu. Cemil Çiçek’le görücü usulü ile evlendiler. 5 yıl öğretmenlik yapmaya devam etti. Örtündü. Ev hanımı oldu. Kızları İclal Çiçek’te Bilkent Üniversitesini bitirdi ve hemen evlendirildi.

Hüseyin Çelik’in eşi Şahsenem Çelik, Mehdi Eker’in eşi Yasemin Eker, Faruk Çelik’in eşi Beyhan Çelik de bu örneklerin benzeri hayatları paylaştılar.






Türban’ın ülkemize girişi kısmında değindiğimiz gibi, 1960’ların sonrasında yetişen kadrolar, 12 Eylül 1980 sonrasında siyasal alanda temsilcilerini arttırmış, Üniversitede ise “cemaatçi, ümmetçi, şeriatçı ve Laik Devlet karşıtı bir gençlik meydana getirmişti. Bu guruplar 12 Eylül sonrasında gerek siyasal alanda gerekse toplum içerisinde ve özellikle Üniversitelerde büyük bir kargaşaya yol açtı..

1997’ye kadar Türkiye Büyük Millet Meclisinde üç kez türban’ı serbest bırakmak için kanun değişikliği yapıldı. Buna karşılıkta Anayasa Mahkemesi tarafından ve kanunda yapılan tekrar düzenlemelerle bu kararlar dört kez bozuldu. On yedi yıl boyunca üniversitelerde, cami avlularında Cuma namazı çıkışlarında sürekli olarak kargaşa ortamı sürdürüldü.

1999 yılında ise ülke, ABD vatandaşı Merve Kavakçı Fazilet Partisi Milletvekili seçildi. Türbanlı olarak meclise girmesi ve Mecliste türbanlı olarak yemin etmek istemesi üzerine türban yanlısı gurupların temsilcisi durumunda olan Kavakçı’ya, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in söylemiyle, “Devlete meydan okuması” ile karşı karşıya geldi. Bu durum Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu’nun yumuşak karnına atılan bir darbeydi.

3 Kasım 2002 seçimleriyle, türban yanlısı guruplar, Mecliste büyük oranda temsil gücüne ulaştılar. Bu Hükümet döneminde, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Başbakanlık konutuna türbanlı Başbakan eşi girmiş oldu.

Eşi türbanlı olan Abdullah Gül daha sonra 11. Cumhurbaşkanı oldu. Hayrünnisa Gül de ilk türbanlı Cumhurbaşkanı eşi olarak tarihe geçti.

Bugünkü hükümetin başa gelmesine kadar geçen sürece kısmen değindik. İktidarın iki döneminde de akıl almaz, Laik bir Devlet’te olmaması gereken olaylar meydana gelmiştir. Bunlara birkaç örnekle değinmek gerekirse..

- Ankara’da 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlamaları ile aynı günde Kur'an okuma yarışması tertiplenmesi..
- 22 Nisan 2007 tarihinde Şanlıurfa’da; Mardin, Gaziantep ve Diyarbakır illerinden gelen bazı grupların da katılımı ile, çağ dışı kıyafetler giydirilmiş küçük kız çocuklarından oluşan bir koroya ilahiler okutulması, bu sırada Atatürk resimleri ve Türk bayraklarının indirilmesi..
- Denizli’de İl Müftülüğü ile bir siyasi partinin ortaklaşa düzenlediği etkinlikte ilköğretim okulu öğrencilerinin başları kapalı olarak ilahiler söylemesi..
- Denizli’nin Tavas ilçesine bağlı Nikfer beldesinde dört cami bulunmasına rağmen, Atatürk İlköğretim Okulunda kadınlara yönelik vaaz ve dini söyleşi yapılması..
- Ayrıca, Ankara’nın Altındağ ilçesinde “Kutlu Doğum Şöleni” için ilçede bulunan tüm okul müdürlerine katılım emri verilmesi..
Örnekler çoğaltılabilir..


Bu ve bunlar gibi onlarca örnek vermek mümkün. Bu faaliyetlere girişenler, halkımızın dini duygularını istismar etmekten çekinmedikleri, devlete açık bir meydan okumaya dönüşen bu çabaları din kisvesi arkasına sakladıkları, asıl amaçlarını gizlemeye çalıştıkları ortaya çıkmıştır. Bu çabalara bir de kadrolaşmaları eklediğimizde yürütülen mücadelenin artık amaçladıkları noktaya varmak üzere olduklarını göstermektedir.

Hükümetin Anketçi YÖK Başkanı;

Yusuf Ziya Özcan'ın Abdullah Gül'le yollarının birleştiği bir nokta da, Gül'ün bu göreve gelmesinin hemen öncesine denk düşüyor. Özcan, AKP'nin araştırmalarını yaptırdığı gözde şirketlerden Pollmark'ın kurucuları arasında yer alırken, AKP'nin cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde AKP teşkilatında yaptırdığı "kimi istersiniz" yoklamasını güvenilir bulduğu bu şirkete yaptırdığı biliniyor. Pollmark'ın sonuçları başı Gül'ün çektiğini söylüyor.

Yusuf Ziya ÖZCAN ve Türban

YÖK Başkanı olmadan önce dile getirdiği görüşleri YÖK Başkanı olarak belirlenmesini destekler nitelikteydi.

10 Eylül 2007 tarihinde yayınlanan yorumu;

“Türban takmayanların gereksiz korkuları var. Serbestlik olursa, daha liberal demokrasi olur. O zaman bu mesele konuşulmayacak. Çevre baskısı asla olmayacak. Kadınlar ilk aşamada eşitlik konusunda kan kaybedebilir. Erkekler açık olana ilgi duyup, farklı davranabilir. İnşallah bunla uğraşmak zorunda kalmayız.”

9 Şubat 2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde Anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde 5735 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle türban’ın tekrar önü açılmaya çalışıldı. Hatta Yusuf Ziya Özcan böyle bir hakkı olmamasına rağmen Üniversite Rektörlüklerine yolladığı bir yazıyla türbanı Üniversitelere sokma emri verdi. Üniversitelere türbanlı öğrencileri almayan Rektörleri Anayasaya karşı gelmekle itham etti. Hukuksuz olduğunu belirtti.

24 Şubat 2008 tarihinde YÖK Başkanı sıfatı ile Türban Genelgesine yaptığı ek açıklamada "Cumhuriyetin nitelikleri özgürlükleri sınırlayamaz" dedi.

“Cumhuriyetin (Devletin) Anayasa’da belirlenen nitelikleri, temel hak ve hürriyetlerin korunmasının ve geliştirilmesinin teminatı olup, hiçbir biçimde kişi hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının gerekçesi olarak kullanılamazlar.”

11 Mart 2008’de Danıştay 8. Dairesi, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın, ''başörtüsünün yükseköğretimde serbest bırakılmasını öngören değişikliklerin yapıldığı Anayasa'nın 10 ve 42. maddelerine göre uygulama yapılabilmesi için ayrıca bir kanuni düzenlemeye ihtiyaç bulunmadığına'' ilişkin rektörlüklere gönderdiği yazıyı ''genelge'' olarak kabul ederek, oy birliği ile yürütmesini durdurdu.

Alınan bu kararla Yusuf Ziya Özcan’ın ithamlarının doğru olmadığı yüce yargı tarafından kanıtlanmıştır. Ek 17. madde değişikliği sözüyle geçirdikleri yasa değişikliği sonrasında bu değişikliği ağızlarına dahi almayan hükümet üyeleri aslında kargaşa ortamını sürdürmek niyetinde gibi… Danıştay’ın aldığı karar şimdilik kargaşa ortamını gidermiş olsa da bu mücadelenin daha çok seneler sürdürülmek istendiği bir gerçektir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://minber08.forumn.org
 
BAŞIMIZIN TACI ! TÜRBAN
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Minber'08 :: YAZI VE YORUMLAR :: ÜYELERE AİT YAZILAR-
Buraya geçin: