UYANDIRMA SERVİSİ
 
AnasayfaTakvimGaleriSSSAramaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 GÜNEŞ-DİL KURAMI...1

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
tarıkdoğru



Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 11/08/08

MesajKonu: GÜNEŞ-DİL KURAMI...1   Ptsi Ağus. 11, 2008 2:09 pm

KURAMI DOĞURAN İKLİM
Bilim, gelişebilmek için ortam ister. Her şey olsa bile ‘güç’ olmadan bilim olamıyor. Her güç bilim üretmeyebilir, ancak , güç olmaksızın bilim olmuyor. Ve bilimi üreten güç, siyasi erk, ne yazık ki onu kötüye de kullanıyor.
Batı, Osmanlının düşkün hale gelmesiyle, rahatladı, panik ve gerilimlerinden kurtuldu. Kendisine yeni idealler çizdi. Ön Asya ve Orta Asya uygarlık merkezlerine giderek, kendine bir gelecek aradı ve bilimi ithal etti. Batı aydınlanması budur. Bu üstünlük morali ile, daha da uzun idealler çizmeye yöneldi ve ‘yanı başındaki Türklüğün, ithal ettiği kültürün gerçek sahibi olarak, bir gün özünü keşfedebileceğini ve baş belası olabileceğini’ gördü. Ve ‘’onların, hiçbir zaman, rahatlamış ve komplekslerinden arınmış duruma gelmelerine izin verilmeyecek’’ dedi.
Batı, giderek, Osmanlıyı tam denetler duruma geldi. Bunu on dokuzuncu yüzyılda, Darwin’in sosyal alandaki benzeri olan, Avrupa aydınının baş ucu kitaplarının yazarı, Winwood Reade benimkinden daha güzel cümlelerle anlatır:
‘’Türkler kendi başlarına bir karar verdikleri taktirde, bir Avrupalı görevlendirilir. O Avrupalı, mağdur hakkında bir görüş bildirir. Görüş gazetelere yansır. Bu da diplomatik bir ifadeye dönüştürülür. Bu ifade bir devlet kanunu haline getirtilir. Ve bu kararı verme cüretini gösteren kimse, sapa bir vilayete sürdürülerek halli yoluna gidilir. Her zaman, zalim kırallıkların, yıkılmaları yönünde çalışmaları, Avrupa Güçleri’nin politikası olmalıdır. En azından, hiçbir zaman onların lehine davranmamak.’’
( The Martyrdom of Man, Winwood Reade, s.237-İngilizceden çeviri A.Atabek)
Batının hesapları, artık, Osmanlıyı iyice darmadağınık etmek ve olmuş meyveyi yemektir. Bu nedenle, Türk milliyetçiliğinin yükselmesinin, diğer milliyetleri de kaşıyacağı düşüncesiyle, Türklük hakkında olumlu çıkışlara ses çıkarmamıştır.
Örneğin, Göktürk Yazıtlarının açıklanabilmiş olması bu konjüktüre dayanır. Buna benzer; Sümerlerin Ural-Altay kökeni, Etrüsklerin dilinin Türkik bir dil oluşu, bütün dillerin Sümer tamga’larından türediği... gibi yayınlar, bilimsel yayınlardır, ve bu sözü edilen konjüktür sayesinde yaşam bulabilmiştir.
Osmanlı için başlatılan fiili operasyonun savaşa dönüşmesi, Kurtuluş Savaşı, ve Ulusalcı bir Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu, Batının hesaplarını altüst etmiştir. Bu ulusalcı devlet, Batı resmi tarihini ve ideolojisini reddetmiş, kendisi daha rasyonel ve bilimsel bir esas aramıştır. Yeni Türk devletinin tarih ve dil arayışı, Batı resmi ideolojisini sorgulamaktan başka bir şey değildir.
Batı bu gelişen durum karşısında, Türk milliliği konusunda, tam bir karşı olma politikası oluşturmuştur. Artık tarihte Türk’ün adı bile anılmaz olmuştur. Sıkışınca İslam der, Asyanik der, Moğol der, ama Türk demez. Yakıldı, yıkıldı gibi cümlelerin öznesi ise, hep Türk olur. Artık, on dokuzuncu ve yirminci yüzyılların konjüktüründe yazılmış kitaplar ortalıktan kaldırılır. Türklük karşıtı edebiyat destek bulur.
GÜNEŞ DİL KURAMI NASIL NASIL KARŞILANDI?
Batı, bu kuram karşısında, resmi olarak sessiz kalmıştır. Çünkü, GDK ‘varsa kendi teorinizle mukabele ediniz’ der. Ve ilerde bilimin son sözü nasıl söyleyeceğini iyi bilen Batı, resmi bir karşı çıkış sergilememiştir. Fakat, özellikle Türkiye’ de denetlemekte olduğu unsurlar aracılığıyla, alabildiğine tutarsızlık ve düzeysizlikle eleştirme yoluna gitmiştir. Yeni Türk devleti resmi tarih ve dil oluşturmakla suçlanmıştır. Aklı ile düşünenlere sorarım. ‘Gelin tartışalım’ diyen GDK nasıl resmi ideoloji olabilir? Sakın, tartışmaktan kaçanların, ‘resmi ideolojilerinin ipliğinin pazara çıkarılmasından’ korkuları olmasın?
Bütün Batı-odaklı ‘eleştiri’ ler; kitap, gazete, radyo gibi propaganda ortamları üzerinden dile getirilmiştir. Yalnızca soyut suçlamalar yapılmıştır. Bu kitabın içinden bir cümle alınarak eleştirme cesareti gösterilememiştir. Çünkü hangisine dokunsanız, bir bilimsel tartışma ve akıl yürütmeye çağrı vardır.
Bu süreçte GDK ya yaklaşım, zehirli mürekkeple yazıldığı söylenen ‘Hazar Sözlüğü’ hikayesine benzer:
‘’Kitabı açan anında felçleniyor, kendi yüreği kendisine bir iğne gibi batıyordu. Okuyucu dokuzuncu sayfadaki şu sözleri okuyunca da ölüyordu: Kelam beden oldu’’ ( Hazar Sözlüğü, roman, Milorad Paviç, s.15).

Hiçbir Batılı akademik çevrede bir bilimsel ele alış yoktur. Üstelik, Batının, dillerin ortaya çıkışı konusunda, bugüne dek öne sürdüğü, hiçbir kuramı veya görüşü de yoktur.
Türk akademik çevrelerinde de bir değerlendirme yapılmamıştır. Neden yapılamamıştır? Türk akademik çevrelerinin GDK yı tartışma dışı bırakacak başka değerlendirmeleri mi olmuştur?
Hayır. Tartışılmamasının biricik nedeni, cumhuriyeti kuran kadroların ardından gelenlerin, Avrupa denetimine girmeleri ve Avrupa resmi tarihini benimsemiş olmalarıdır. Dil bilimci de bu ‘netameli’ konuya bulaşmamıştır.
Sözü tanığıma veriyorum:
‘’
Pekarski’nin Yakut Dili Sözlüğü, Atatürk’ün desteğiyle, Türkiye Türkçesi’ne aktarılmasına, birinci cildi ancak 1945 yılında TDK tarafından bastırılmasına rağmen, son elli yıl içinde bu sözlüğün tamamının yayımlanmaması ve diğer Türk lehçe ve şiveleri üzerinde her hangi bir çalışmanın yapılmaması, Türkoloji’nin merkezi olması gereken Türkiye’deki çalışmaları azaltmıştır.
Fakat son yıllarda sosyal ve politik şartların düzelmesiyle ve TDK’ nın tıpkı Atatürk devrinde olduğu gibi, modern Türk lehçe ve şivelerine dönük çalışmaları desteklemesi ve yayımlamasıyla bu olumsuzluk bir nebze de olsa azalmıştır.’’
( Yuriy Vasiliev Cargıstay, Türkçe-Sahaca Sözlük, TDK 1995, ‘önsöz’den)
Cargıstay, Rus yönetimine bağlıyken sözlük yapabiliyor, ancak Hür Dünya ’nın hür Türkiye’si bunu yayınlayamamış!
DÜNYA DİL FELSEFESİNDE DURUM

Dünya dilleri incelendiğinde, her hangi iki dil arasında ilişki kurmak mümkün olmuştur. Japonca ile Grekçe arasında, Sakaca(Yakutça) ile Osmanlıca arasında ilişkiler kurulabilmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Buradan çıkarak, dil felsefesi alanında, dillerin kökeni konusunda, iki ihtimal söz konusu edilmiştir. Diller, ya tek kaynaktan doğarak, zaman içinde başkalaşıma uğradılar, veya, ayrı ayrı doğup, zaman içinde birbirlerini etkilediler. Her iki yaklaşımın da tutarlı-tutarsız yanları tartışılıyor. Aynı, insanın kökeninin ‘tek mi-çok mu’ tartışmasında olduğu gibi.
Çok kaynaklı köken savı, dildeki pek çok şeyi açıklayamamaktadır. Bunlardan biri, eski dillerdeki çok sayıda eş anlamlı söz bulunması konusudur. Sanskrit, Sümer, Eti, Latin gibi dillerde çok sayıda eş anlamlı söz vardır. Bu dillerden doğan dillerde ise aynı eş anlamlılık yoktur. Çok-kökenciler bunu açıklayamamaktadırlar. Onlara göre, insanoğlu, zaman içinde birer birer sözleri buldu, dili oluşturdu. Ancak, açıklayamadıkları, bu sürece paralel bir de giderek eş anlamlılığın azalması.
Yine eski dillerde, eş sesli sözler çok sayıdadır. Bu da açıklanamamaktadır.
Etrüsk dili ile Latince arasında çokca var olduğu saptanan, aynı anlam için, birbirinin ses-tersi sözler (ki bütün diller arasında ve her hangi aynı dil içinde de vardır) açıklanamamaktadır. Buna, dilin gizlilik için şifrelendiği biçiminde getirilen açıklamalar (Retrolingustics ‘ters dil bilimi’) inandırıcı değildir. Özel bir metin için doğru olabilir, ama bir dil diğerinin tersi ile ifade edilmez ve bu bile bir ilgiye işarettir.
Diller arası ve dil içi, birbirinin hece-tersi olan sözler bulunmaktadır. Türkçe ‘zın-dan’ ve İngilizce ‘dun-geon’(danzın) gibi. Bunlar birer örnek değil, dilcileri uğraştırmış önemli bulgulardır.
Batı köken bilimi yöntemi, dayanaksız ilişkiler kurmaktadır. Japonca ile Grekçe arasında çok ciddi oranda ortak söz varlığı saptanmış iken, diğer yanda, yine bir Altay öbeğine giren Türkçe ile Grekçe arasındaki ortak söz varlığı için Anadolu’daki fiziki teması dayanak olarak göstermek yanılgı olur. Aynı yargı, Balkan dilleri ile Türkçe arasındaki ilişkiler için de geçerlidir. Bu ilişkileri yakın tarihe bağlamak bilim dışıdır. Çünkü, dillerin ortay çıkışı çok daha eskilere dayanmaktadır.
‘’ MÖ 3000 lerde, Ön-Türk Dili, Göktürkçe, Eski Uygurca, Karahanlıca kadar gelişkin bir dil idi. ‘’ Proto-Turkic, Gyula Decsy)
Çok köken savı, mantığa uygun gelmemektedir. Dilin doğuşu çok uzun bir süreçtir. Dünyanın her hangi bir noktasında, her hangi bir dil uç verdiği zaman, başka bir dilin doğma şansı ortadan kalkar. Çünkü, çok uzun oluşum süreci dikkate alınırsa, dili var olan yerden almak çok daha kısadır. Dilin çok elzem bir araç olduğu da yine, yüz bin yıllar bekleme yerine almayı gerekli kılar. Bu şuna benzer, şişip patlama sınırına gelen bir balon, küçük bir delikten rahatlama olanağı bulduktan sonra, gerilim giderek düşer ve artık başka bir yerden patlama şansı bulunmaz. Yine aynı nedenle, tarih boyunca dillerin sürekliliği vardır. Çok-kökencilerin, sıkıştıkları zaman eski diller öldü, yerlerine yenileri doğdu savları havada kalan savlardır.
Diğer yandan, tek köken savları vardır.
Avrupa’nın dünya siyasetinde tek tabanca olduğu dönemlerde, hemen hemen hiç seslendirilemeyen bu kuramlar, ABD’nin güç olarak ortaya çıkışı ve özellikle, ABD’de ‘beyaz adam’ iktidarının sarsılmasıyla, tartışılır olmaya başlamıştır. ABD poltikaları, bu konuda, AB politikalarıyla örtüşmemektedir. Çünkü, ABD, siyahları tam adam yerine koymak zorundadır ve dünyanın her yerinden ‘yeni siyahlar’ almaktadır.
Bu yeni konjüktür, ABD ve dünyanın diğer yerlerinde, en azından eski siyasi baskılardan kurtulmuş, çalışmalar yapılmaktadır. Yirminci yy Avrupa resmi tarihinin yönlendirdiği, kısır yöntemciliği, bilim diye sunmak artık eskisi kadar kolay değildir. Bilim, biraz daha özgürleşmiştir. Tek kutuba zorlanan dünyada, yeni resmi tarihler yazılmazsa!
Bu konudaki kuramlar iki ana öbekte toplanabilir. Birincisi, Tevrat’taki ‘’Ve insanoğlunun dili bir idi’’ ifadesinden çıkarak, İbrani dilini ilk kaynak dil olarak kabul eden görüşler. Bunlardan, ‘Edenics’, ‘Proto World Language’’ kuramları örnek verilebilir. İkincisi, ’Nostratic’ adlı kuramla örneklenen sanal bir ‘ilk doğuran dil’ varsayımına dayandırılır. Buna göre, Altay dil öbeği ile Hint-Avrupa öbeği, aynı üst öbek içinde olarak ve başka bazı üst öbeklerle birlikte, bu sanal ilk dilden gelirler.


Tek-köken kuramları, eski, çok-köken savından bir adım ileri çıkmış olmakla birlikte, tek dile varış için kullandığı yöntemler, öncekilerden farklı değildir. Yalnızca ses eşitlikleri ve ses denkliklerini kullanarak bir sanal eski dile ulaşılmak isteniyor. Dillerin nasıl oluştuğu ile ilgili bir sav yoktur. Oysa dil felsefesinin en boş olduğu nokta burasıdır.
Tek-kökenci olsun çok-kökenci olsun, Batı dil felsefecileri, dilin nasıl oluşmaya başladığı konusunda, çocukların bile inanmayacakları en sıradan varsayımları seslendirirler. Tanrı insanı, hele bilim adamını, yanlışı savunmak zorunda bırakmasın! Bu varsayımlardan birisi ‘kazmak’ eylemidir. Güya insanların ilk işi kazmakmış. Bu işi yapan insan, kazmak eyleminden çıkan seslerden, dili keşfetmiş(L.NOIRE Kuramı, Her Yönüyle Dil Ana Çizgileriyle Dil Bilim,cilt 1, Doğan Aksan, s.97). Oysa, kazmak, tarıma geçişten sonradır ve diller çoktan ortaya çıkmış ve kollara bile ayrılmıştır.Ben iki oğluma, on yaşlarındayken, diller nasıl çıkmış olabilir diye sordum ve çok çok daha tutarlı yanıtları hayretle aldım.
İbrani dilini ilk dil olarak gören görüşün zayıf yanı şudur: Şimdiye dek, MÖ 2500 yılından öncesine ait hiçbir Semitik dil öğesi yoktur.
Sanal ilk dil kuramı da, zor açıklanabilir öğeler içerir. Örneğin, bu ilk dili yaratanlar, uygarlığın da yaratıcıları olmaları gerekir ve günümüzde bu uygarlıktan bir iz dahi bulunmaması, olacak şey değildir.

Tek-köken savı tartışıldığı zaman, Türkçe’yi bu tartışmanın dışında tutamazsınız. Neden?
1. ‘’Bugün yaşayan dünya dilleri arasında, en eski yazılı belgelere sahip olan dil, Türk Dili’dir’’ ( Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ve Türk Dili’nin Yaşı Meselesi, O. N. Tuna, s.49)
2. ‘’Benim, Altay Dilleri Teorisi adlı çalışmamda ileri sürdüğüm, Türk Dili’nin yaşının en az 8500 yıl olduğu savı şimdi bu çalışmamdan sonra, 11000 yıl olarak yenilemek mümkündür’’(Aynı yayın aynı sayfa).
3. ‘’..the inherited Od-Turkic/Proto-Turkic vocabulary comprises close to 3400 indigenous words-largest lexicon of any well-established proto-language.’’ ( Dünyada en eski ve en zengin söz varlığına sahip ön-dil Türkçe’dir- çeviri A. Atabek)(Proto-Turkic, Gyula Decsy)
4. Bugün, siyasi sınırlar bir yana koyulduğunda, aynı dil ve kültüre sahip, tek ve bütün bir toprak parçasını yurt tutmuş bulunan en büyük ülke Türk Ülkesi’dir.

Adnan ATABEK
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
GÜNEŞ-DİL KURAMI...1
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Minber'08 :: TÜRKÇE :: TÜRKÇE-
Buraya geçin: